Işıktan ELİM - Hasibe GEZGİN

Eğer birileri varsa hayatınızda, ağlamak bile anlamlıdır. Yalnızken atılan kahkahalarda, kimsesiz bir çocuğun acımtırak çığlıkları saklıdır.

Ben ışıksızım; yani gecem gündüzüm bir. Renkler yok, şekiller yok, ışık yok.

Göremiyorum sevdiklerimi. Aynalar mı? Onlara büsbütün yabancıyım; ama benim umuda boyalı şarkılarım var. Öylesine anlamlandırıyorum ki belleğinde suretini ilkyazların; baharın izdüşümleri süpürüyor koynumdan kirli ağustosu.

Çocuktum; henüz bilmiyordum yılda kaç mevsim var; kış nerede biter, bahar nerede başlar; bilmiyordum iki kere ikinin dört ettiğini, bilmiyordum insan sevince uçurumun bile çiçeklendiğini … Dehlizin nabzı atıyordu şarkılarımda. Dizlerim masal koka koka, yol ayrımlarında heybeme güneş rengi sardunyalar koya koya yol alıyordum; san sıcak bir yolculuktu bu. Kasım’ın kerpiç kokulu damında, eylülün yamalı konuşkanlığından soyup dilimi; biraz maviye, biraz yeşile boyuyordum ilkel bakışlarımı. Renksiz değildi hayallerinde martıların gagaları balıkların pulları … Denizin kan dolaşımına karşınca esmerliğim, ellerim yosun kokuyordu, yosun soluyordu gözlerim.

Çocuktum; henüz ne işe yaradığını bilmiyordum ellerimin. Parmak uçlarımın Kaf Dağı’nın ardına açıldığından habersizdim. Duygularımın ana yurdunun parmak uçlarımda olduğunu nerden bilirdim? Gözlerindeki sıtmalı geceye inat, saçları iki yandan umutla örülü, alnından masal fışkıran bir çocuktum işte.

Yedi yaşındaydım ışıktan ellerini sıktığımda. Usum yabani çığlıklar ormanıydı; terli avuçlarıyla ağustos böcekleri, üşüşmüştü düşten evlerime; dudaklarımdaki şarkılar uçurumu söylüyor, karanlığa kanat çırpıyordu. Ve ellerin, o süt beyaz. Ekmek kokusunu, bereketli/ sabahlan anımsatan o ellerin … tutuverdi yüreğimin ellerini. Ellerin aydınlık ve mistik bir coğrafyanın kapılarını aralıyordu. Kış saç diplerime çöreklenmişti, sen geldin; yaşamın kalbi atmaya başladı parmaklarımda; karanlığın şah damarını kesip biçtin ışığınla.

Yedi yaşındaydım; ışığı J;l hücrelerime sızdığında. Harfler, heceler, kavramlar,

sayılar… Yalın ayaktı dünya. Belleğim çölün emzirdiği angaryaydı toprak ananın kucağında; bir damla suya açtı; susamıştı yağmura. Geldin tüm anaçlığınla; gelişinle damlalar denizleri; denizler okyanuslar doğurdu. Harfler, heceler, sayılar, kavramlar. .. Aklımın haritasındaki yerini buldu.

Adımı öğrendim ilkin seninle. Anımsıyorum da, harfleri birleştirip adımı yazdığımda ve sonra büyük bir iştahla okuduğumda aydınlık bir koku dolmuştu genzime. Allı pullu kelimeler, masal renkli imgeler, ahşap bir caddeden sola dönünce, önce güneş renkli saçlarımdan geçip parmaklarımın, dilimin kaldırımlarında oturup bir zaman, belleğimin başkentine kuruluyordu. Yaşamımın aynası ışıktan elim olmuştu; o ayna ki … her rengi, her tadı, her nefesi, her sesi yüreğinin gözlerinde saklıyordu,

Sayıların dilini seninle keşfettim. Saygı ve özveriyi topladığımda sevgi sonucuna ulaştığımı, umutla hayali çarptığımda yaşamla uzlaştığımı, geceden karanlığı çıkardığımda sabaha dokunduğumu duyumsadım. Çırılçıplakken düşüncelerim, katıksızken ve kısır bir döngüyü çemberleştirirken düşlerim; henüz denizde damlayken bildiklerim öylesine sızdın ki hayatımın içine … Değiştim ışık hızıyla; ebem kuşağını giydim, yangından arta kalan ıssızlığıma. Artık biliyordum iki kere ikinin dört ettiğini; ellerimle görüyordum güvercin dolu avluları, başağa duran buğdayların; ellerimle/görüyordum Victor Hugo’yu, Tolstoy’u, Standhal’ı; ellerimle görüyordum Kanuni’nin seferden dönüşünü, hınca hınç meydanları, Yunus’u, Mevlana’yı … Ellerimle duyuyordum “Yurtta sulh, cihanda sulh.” Diyerek dünyayı kardeşliğe davet eden o aydınlık, o çağdaş sesteki tınıyı.

Sen benim toplumla aramdaki köprüsün; yaşama yüzümü dönüşümsün. Sen olmasaydın, tozlu bir eşya gibi rafa kaldırılırdım, sokakların içimi bazen eskiten, bazense avucuma yıldızlan bırakıveren gizemiyle tanışamazdım. Sen olmasaydın bir mektup gibi – buruşturulup bir kenara fırlatılırdı heyecanlarım. İnsanlar beni hep öteki olarak görür, acıyarak bakarlardı gözlerimdeki çocuğa Sen olmasaydın, kabuk değiştiremezdim; kendime olan güvenimi kazanamazdım, ön yargılarla örülmüş duvarları yıkamazdım; setleri aşamazdım. Alevin tadını ateşe dokunan, acıyı ise acıyı koklayan bilir; seni ise karanlığı yudumlayan yürekler. ” Deniz görmemiş birine denizi nasıl anlatır ki insan? Braille alfabesinin bir görmeyen için dünyaya açılan pencere olduğunu ancak bir başka görmeyen anlamlandırabilir.

İletişimin can damarıdır kelimeler; kelimelerin kalbi ise yazıdan geçer. Bir görme engellinin hayata tutunmasında topluma entegre olmasının rolü büyüktür kuşkusuz. Toplumla olan uzlaşısını ise iletişim sağlar; işte Braille alfabesi, yani benim ışıktan elim, topluma uzanan yüreğim, toplumu kucaklayan kollarım. Onun sayesinde insanlar beni fark ediyor, onun sayesinde bilinçsizliğim bilince erişiyor.

Nice yol, nice yolculuk … nice anı biriktirdik seninle; Nice acıkmışlık, nice susamışlık, nice yaşanmışlık … Yepyeni hayatların izlerini sürdük el ele. Önce dünyayı tanıdım senden. Dostluğu kokladım; hoşgörüye dokundum; umudun tadını iliklerime hapsettim. Okumanın insanı saran büyülü atmosferine kapıldım. Okudukça soyundum kibirli cehennemimden; okudukça karanlığımın sancılı ağıdı içinden gök kuşağı geçen bir türküye dönüştü. Sen olmasaydın, yaşam sofrasına hep aç oturacaktım belki de. Ne yer çekimini bilecektim, ne de dünyanın bir yüzü gündüzü solurken bir yüzünün geceye tutsak olduğunu. Sen olmasaydın nasıl okurdum ağaçların alnındaki kaderi, nasıl keşfederdim her kitabın içinde bir hazineyi sakladığını. Sen olmasaydın yabanı bir kalp ağrısıyla kıvranırdım karanlığın kucağında. Hissettiklerimi aktaramazdım başkalarına; yavan ve aykın bir melodiyi mırıldanır dururdum; masallar arardım akşam üstleri yollara düşüp, Oysa şimdi ışıktan ellerini tutuyorum, ışıyor parmaklarım; parmaklarımda masallar boy veriyor, düşle gerçek omuz omuza yürüyor.

Seninle öğrendim şairce solumayı. Ceplerime kelimeler doldurdum zindanın zemheriye kesen ikindi vakitlerinde; kelimeleri bölüştüm tipiyi fısıldayan demir parmaklıklar ardından bana gülümseyen vakur esraretimle. Seninle yazdım saçları deniz kokan türküme ilk şiirimi; seninle dokudum umudu satırlara kentin gözbebeklerine şimal rüzgarları yağarken sicim sicim. Gün doğumlarımı emzirmesin diye karanlık, geceden yazdım çoğu zaman yarına kanat çırpan dünün öyküsünü; geceden ördüm en aydınlık kelimelerle salkım söğüt bir bebek gülüşünü. Ben yazdıkça ellerim elinde, mavi çağladı, köpürdü; kalemim akasyalar doğurdu, iğdeler giyindi hecelerim, hayal evrenimin sınırlan genişledi, bakış açım zenginleşti. Karanlık mı? Yazdıkça soydum geceden yüreğimi, gözlerimden çekip gitti güzün sisli elleri. Sen olmasaydın, yazma tutkusu dolaşır mıydı damarlarımda, kelimeler sızar mıydı dünyama en kalabalık anlarımda, ya da kalabalığımı yalnızlaştırmaya çalıştığım esmer ve sığ zamansızlıklarımda? Sen olmasaydın belki kendime bile acırdım ben; isyanlar biriktirirdim. Hoyrat bir mevsimi söylerdi sazım inceden. Ben şimdi şiire tutsak yüreğimle güneşi avuçlamanın saadetini iliklerimde hissediyorum. Türkçe öğretmeniyim; ufuklar yeniliyor, aydınlık yarınlar ekiyorum uygarlık tarlasına; çiçeğe duracak şiir saflığında ağaçlarım. Senin sayende ben onca zorba geceyi sabaha taşıdım, senin sayende görmeyen gözümün eksikliğini daha az yaşadım. Senin sayende üretmeyi, üreterek toplumda var olmayı öğrendim. Bu ülkenin bir ferdi, hatta dünya denilen gezegende bir birey olduğumu fark ettim. Senden öğrendim arıların çiçeklerin özünden bal yaptığını, senden öğrendim kuşların baharda göç ettiklerini. Senden öğrendim emeğin, alın terinin önemini, hedefe giden yolların hayallerden geçtiğini … Künyeme seninle yazıldı yeni doğumlar; parmak uçlarımla kucakladım tüm evreni; parmaklarım aydınlığın geçiş noktasıydı; parmaklarım yaşamımın atar damarıydı. ışıktan ellerin tutmasaydı elimi, insanlar nasıl çözerdi karanlığımın dilini? Ya ben nasıl haykırırdım sonsuzluğa ışığın aslında yüreğimde gizlendiğini?

Şimdi karanlık surlarını yırtıp gecenin, esmer kalelerini aşıp bu sağır sessizliğin hayallerimi kucaklamak istiyorum. Evet, sizler gibi renklerin gölgesinde iz sürmüyorum

belki; güneşe el de sallayamıyorum penceremden sabahları; ama ışıktan ellerim var benim kör

şafaklara inat. Ve kapımdaki kötümser sonbaharı süpürecek kadar mavi, yeşil şiir tadında bir hayatım var heyhat!

Ne diyor şair:

“Dünyayı güzellik kurtaracak,

Bir insanı sevmekle başlayacak her şey. ”

ışığı çoğalta çoğalta, her yol ayrımında yeni yaşanmışlıklar ekleyerek hayatıma yürümeye devam hayat denilen bu yolda. Henüz serüven sürüyor çünkü ve yürünecek daha çok yol var ve biliyorum ki bu çıkmaz sokağın da bir sonu var. ışıktan ellerin ellerimi bırakmadıkça, biliyorum bir yol dönemecinde beni bekliyor aydınlık yarınlar.

Hasibe  GEZGİN