turgaytufan@turgaytufan.com

Duraklamayı Bilmek - Gülcan ALTUN

Yazı yazabilmek, içini dökebilmek, daha da önemlisi yazılarında ve yaşamında noktalamalarla gelen duraklamayı bilebilmek; tonlamayı, vurgulamayı verebilmek.,. işte tüm bunlar, duygularını, dürtülerini, hislerini, düşüncelerini, özlemlerini, kağıda dökebilmekte gizlidir.

Her şeyi resimlerle anlatabiliyordu insan. Neden gereksinim duydu ki yazıya? Çünkü resimler yetmiyordu ifade etmeye kimi şeyleri, derinlerde biriken kalıntıları çok zaman. Onlar yüreklerindekileri ve beyinlerindekileri yarına taşımak için yazıya ihtiyaç duydular ve başardılar.

Kimileri vardı ki içlerinde, ne gökyüzünü görebiliyorlardı, ne denizi, ne toprağı, hatta burnunun dibine giren her hangi bir şeyi bile göremeyenler vardı. Yani körler. Görmüyorlardı ama gene de düşünüyorlar, fikir yürütüyor, âşık oluyor, özlem duyuyor, kahırlanıyor, çıldırasıya mutlu oluyorlardı onlar da. Bunları ne resme dökebiliyorlardı, ne de yazıya. Oysaki vardılar ve varlıklarını geleceğe taşımak istiyorlardı.

Düşündüler nasıl olabilirdi bu? Çalıştılar çabaladılar. Çözümler Ürettiler. En kullanılabilenini, en uygununu Braille buldu. Çünkü o yazmak istiyordu, herkesten ve her şeyden fazla. Altı tane noktaya oturtuverdi tüm her şeyi. Harfleri, kelimeleri, cümleleri ve metinleri; ve bir de tabi ki noktalamaları. Bununla da yetinmedi görmezler. Dünyanın bütün dillerini sokuverdiler altı noktanın içine. Latinler, Araplar, Ruslar, Japonlar, tüm dünya zamanla birleşti altı noktada. Bütün evreni bir araya getiren sadece altı adet nokta.

Başardılar. Dokunarak okumayı,  yazmayı, hatta karalamayı öğrendiler, öğrettiler.

Bununla beraber duraklamayı, tonlamayı, vurgulamayı da … Artık yazabiliyor, yazılarında dolayısıyla hayatlarında anlamı yakalayabiliyorlardı.

Sonrasında, onların çok çok sonralarında, daktilolar çıktı, diğerlerininki gibi yazılar yazan makinelerdi bunlar. Görenlerinki gibi yazma olanağını sağlayan, yazdıklarını herkesin bilebilmesine imkân veren araçlardı. Ancak ne yazık ki yazdıklarını kendileri okuyamıyorlardı ki yanlışlarını düzeltebilsinler. Yanlışlıklar yapılıyordu, fakat kendi başlarına düzeltecek olanakları yoktu. Yetemezdi bu onlara. Yanlışlarını başkalarının düzeltmesi, olamazdı. Duygularına başkaları karışamazdı. O zaman nasıl onlara ait olurdu ki o hissedilenler? Başkaları kendilerini katarlardı. O zaman iki kişilik olurdu yazılan.

Günümüzde ise bilgisayarlar var artık. İstediğini yazabilirsin, okuyabilirsin, aklının ve bilginin zorladığı her şeyi yapabilirsin. Yanlışlarını başkalarına bırakmak zorunda da değilsin Üstelik. Hem yazdıklarını görmeyenlerle de paylaşabilirsin, diğerleriyle de. Ama koşuşturarak çıktığın bir toplantıda, alelacele söylenen bir telefon numarasını, özel çantasında taşıdığın notebooka da kaydedebilirsin evet ama, uygun bir yere çekilmen, dizini kırıp Üzerinde notebookun dakikalarca açılmasını beklemen, sana ne denli zaman kaybettirecektir, bir düşünsene. Oysaki çantanda taşıyıp, bir dakikada çıkardığın tablet ve kaleminle, sadece birkaç dakika da notunu

Almış içini de rahatlatmış olacaksın. İşler çözümlenmekle mutluluk verir; arkadaşlar ise aranmakla mutlu olurlar ve telefon numaraları bunlar için vazgeçilmezdir.

Sonradan gözsüz kalmış biri olarak, yazamamanın, okuma yazma bilmeyen bir insan gibi olmanın, hatta yazamadığı için yazının büyülü dünyasına dalamamanın ne demek olduğunu iyi bilirim. İçinden bir şiir geçer. “Unutmasam, kâğıda döksem dersin”; beceremezsin. “Birilerine söyleyeyim.” diye düşünürsün. Koşarsın annene. Ev işlerini yetiştirmek için koşuşturmaktadır. Akşama kadar o yazılara doymuş, ayrıca yeterince noktalama da koymuştur, yazılarına ve yaşamına … Babana gidersin. Onun zaten yazıyla alakası yoktur. Ne ilgisini çekmiştir. Ne de özlemini. Gereksinim duyduğunda kullanabilmektedir ve bu da ona yetmektedir. Kardeşine baş vurmak kalır geriye. Onun için top oynamak daha önemlidir. Şiirini yazdıracak birini bulamamışsındır. Daha da önemlisi, duyumsadıkların uçup gitmiştir artık. O eski büyüsüyle gelemezler bir daha.

Bir yazıyı yazabilmek, kafanı ve yüreğini kağıda dökebilmek, bunları anlama boğacak noktalamaları koyabilmek ya da tüm bunları yapamamak. Yapamayınca yaşamda da duracağın yerleri kestirememek… Bir kör olarak nasıl yazı yazılacağını öğrendim. Noktalamaların nerelerde konulacağını da biliyorum artık. Ama ne var ki onları yerli yerine oturtamıyorum hala. Çünkü yaşamımın o kadar uzun yıllarını duraklamaları bilemeden geçirdim ki … Hem yazılarımda hem de yaşamımda olur olmaz yerlerde duraklıyorum şimdilerde. “Burada da durmam gerekir galiba.” Diye düşünüyorum.

Gülcan ALTUN