turgaytufan@turgaytufan.com

Özürlülükte Devletin Özürü - Av. Turhan İÇLİ

ÖZÜRLÜLÜKTE DEVLETİN ÖZÜRÜ

Devletin ülkemizdeki tüm özürlülerden özür dilemesi zamanı gelmiştir. Daha genel bir deyimle yalnız özürlülerden değil, tüm yurttaşlarından da özür dilemesi gerekiyor. Tüm kuram, kurul ve kuralların “devlet için devlet” mantığına göre oluştuğunu ve bunun değişmesi, “ulus için devlet” ilkesinin işlerlik kazanması gerektiğini artık kabul etmek zorundayız. 21.yüzyıl, gelişmiş ülkelerde yalnız teknolojik gelişmenin insan için daha fazla gönenç, daha az yaşam riski ve daha çok sosyal güvenceler ve daha çok özgürlük sağlaması gerektiğini gösterecektir.

Devletin ekonomik çabalardaki etkinliğinin azalması, onun, kendisi için daha fazla savurgan olmaya yöneltmeyecektir. Devletin ekonomik çabalardaki etkinliğinin azalması, onun, kaynakları daha çok insan için, insanın sosyal güvenceleri için daha sağlıklı yaşayacağı çevre koşullarını hazırlamak için kullanması gerçeğini ortaya çıkaracaktır. Sosyal sınıfların ve bölgeler arası eşitsizlikleri en aza indirmeye ve ortadan kaldırmaya yönelik kaynakları en adil biçimde kullanması gereken yeni bir devlet modeli oluşacaktır 21.yüzyılda.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti acaba, 21.yüzyılın bu yeni doğacak koşullarına uyum gösterebilecek ve kendisini yeniden düzenleyebilecek mi? Yargısı, yönetimi ve yasamasıyla, tüm kurum ve kuruluşlarının, toplum için var olduğu gerçeğine göre yeni bir davranış biçimini yapılandırabilecek midir? Bugün var olan koşullar ve ortaya çıkan olgular, böylesi bir soruya olumlu yanıt vermenin güç olduğu göstermektedir. Devletin kendisini kendi içindeki gizli devletten arındırması kolaylaşırsa, belki o zaman tüm kurum ve kuruluşlarıyla kendisinin niçin var olduğu sorgulamasına sıra gelebilir. Devletimiz kendi içindeki kayıt dışı devleti yenilgiye uğratır ve gizli güçlerden arınırsa – ki er geç arınmak zorundadır- o zaman ikinci aşamada kendisine yeni hedefler saptayacak ve bu hedefler saptayacak ve bu hedeflerin temel stratejisi, kaynak dağılımını, toplumsal ve bireysel mutluluğa, sağlıklı yaşam koşullarına ve daha güzel çevre-insan ilişkilerine göre planlayacağı yeni bir yapılanmaya yönelecektir. 

21.yüzyılın yeni devlet anlayışında: Yöneten ile yönetilen ve sağlıklı ile sağlıksız, yoksul ile varlıklı, güçlü ile güçsüz arasındaki tüm eşitsizlikleri en aza indiren ve ortadan kaldırabilen yeni bir felsefe egemen olacaktır. İç barışın ve gönenç getiren kalkınmanın bu yoldan sağlanacağı gerçeği, devlet yönetimine egemen düşünce olmak zorundadır. Güçsüz ve sağlıksızın ve yoksulun, güçlüden, sağlıklıdan ve varlıklıdan hiç de farkı olmayacağı gerçeği, toplumun ortak değer yargısı olmaya başladığı andan itibaren devlet, buna ayak uydurmak zorunda kalacaktır. O yüzden bu yeni devlet modelinin itici gücü toplumun kendisidir, toplumun kendisi olmak zorundadır. Çünkü tarih bilinci, bizlere şunu öğretmiştir; hiç bir devlet, kendi toplumundan baskı gelmedikçe kendisini düzeltmeye gereksinim duymaz. 20. Yüzyıl boyunca devletten ulusa yönelen baskılar, yön değiştirerek 21.yüzyılda ulustan devlete doğru yönelecektir.

Türkiye’de bugün böylesi bir sürecin sancıları yaşanıyor. Toplumun gereksinimleri karşısında yetersiz kalan devlet mantığı ve yetersiz kalan yönetim biçimi, kendisini sorgulamaktan uzak düştüğü ve yeni koşulları yeterince kavrayamadığı için, çelişkinin özü ulus-devlet arasındaki ilişkileri kapsamına almaktadır. Devlet elindeki kaynakları kendisi için değil toplum için sahip olma hakkını taşıdığı bilincine ulaştığı andan itibaren, bu çelişkinin şiddeti azalır, tersine şiddet artarak sürer. Burada önemli görev, devlet ile ulus arasında köprü görevi üstlenmiş olan bürokrasiye düşmektedir. Yeni yönetim mantığı ve yönetim biçimi, ulus ile devlet arasındaki çelişkileri düzenlemekte ve en aza indirmekte egemen rol üstlenebilir. Oysa, Türkiye’de bu rol tersine işlemekte ve tersine işlemeyi sürdürmektedir. Devlet ile toplum arasındaki ilişkileri düzenleyen ve daha olumlu ilişkiler yapılandıran yasalar o yüzden ya işlememekte ya da ters yönde işletilmektedir. Hemen tüm yasaların, parlamentolardan eksik, yetersiz çıkmış olması bir yana, eksiksiz ve yeterli çıkmış olanlar bile bürokratik anlayışın çengellerine takılmaktadır.

Bu aksamadan en olumsuz etkilenenler de güçsüzler, varlıksızlar ve özürlüler (yani sağlıksızlar) olmaktadır. Bürokrasi, kendisini devletin görevlisi kabul ederken aynı zamanda toplumun da görevlisi kabul etmeli ve ulusla devlet arasındaki dengeyi koruyabilecek bir kamusal yönetim mantığı doğmalıdır. Sağlıksız, güçsüz, varlıksız bireylerin haklı olma hakkı sağlıklı, güçlü ve varlıklı bireylerden daha az değildir. Oysa kamusal yönetim, parlamento ve yasama organları dahil, bu tür bir işleyişin mantığına henüz hazır görünmemektedir.

Durum böyle olunca, en kusursuz ve amaca uygun yasalar çıkarılsa bile beklenen sonuç alınmamaktadır. Burada olayın daha da sakıncalı yanı uzunca bir süreden beri, yasaların özürlü çıkmasından kaynaklanmaktadır. Bunun başında, çıkarılan yasanın aynı zamanda yürürlüğe girmesi için gereken finansman kaynağı gözetmeyişi ve çözüme kavuşturmayışı biçiminde kendisini gösteriyor. Bir hizmeti belli bir kamu kuruluşuna vermek ya da o hizmet için yeni bir kamu kuruluşu oluşturmak yeterli değil, işleyişin gerektirdiği kaynağı da yaratmak gerekmektedir. Bir başka sakınca, konuyu tüm çetrefilliğine karşın, işin kolayına kaçmak ve “Kanun Hükmünde Kararname” ile çözüleceğini sanmaktan kaynaklanıyor. Şimdilerde Kanun Hükmünde Kararnamelerle yeni örgütler de oluşturulmaya başlandı. Bunlardan biri de “Özürlüler İdaresi Başkanlığı”nın kurulmasıyla ilgili. Kanun nHükmünde Kararnameyle kurulan bir örgüt kamusal yönetim içine nasıl yerleşir, işlevini nasıl yerine getirebilir ve uzun erimli kararlar nasıl alabilir ve bunlardan daha da önemlisi kendi geleneğini nasıl oluşturacaktır, henüz bilinmemekte. Kanun Hükmünde kararname, Anayasanın 91.maddesi uyarınca, belli bir süre geçerli olacak ve ne kadar süre için geçerli olacağı kararnamede belirtilecektir, ama ne var ki bu koşul bile artık dikkate alınmamakta ve T.B.M.M. kendi yetkisini hükümete belirsiz bir süre devretmekte de pek sakınca görmemekte. Aslında kanun hükmünde kararname yetkisi yasama ile yürütmenin kaynaşması ve kuvvetler ayırımı ilkesinin bir ölçüde zedelenmesi anlamına gelir ama bu bile artık sakıncalı sayılmamakta.

Ülkemizde özellikle özürlülük alanında devletin böylesi yeni bir örgüt kurmasından önce, yapması gereken çok önemli bir işlevi vardı ve bu işlevin göz ardı edilmesinden kaynaklanan sakıncaları Türkiye hâlâ yaşamaktadır. Önce çeşitli bakanlıklar arasındaki konuyla ilgili farklı anlayış, farklı yorum, farklı uygulama ve farklı yasal hükümler ortadan kaldırılmalıydı. Örneğin, özürlülük alanında uğraş veren gönüllü kuruluşlar (dernekler, vakıflar) eğitim veya rehabilitasyon merkezi tesis etmiş iseler, yasada özürlülük için tanınan bir haktan, izin o bakanlıktan değil de şu bakanlıktan almış ise yararlanmamaktadır. Devlet kendi içindeki bu çifte standardı ortadan kaldırmadan önce, hangi örgütü kurarsa kursun hangi yasayı çıkarırsa çıkarsın söz konusu adaletsizlik ortadan kalkmamakta.

SSK’ya bağlı ailelerin özürlü çocuklarına ilişkin özel eğitim ya da rehabilitasyon ücretinin bu hizmeti yerine getiren kuruluşa ödenmesi için, Çalışma Bakanlığından alınan izin yetersiz ve hatta geçersiz kabul edilebilmektedir.

 

Ya da hala zihinsel özürlülüğün eğitim ya da rehabilitasyon hizmetiyle giderilebileceği kabul edildiğinden8, her yıl aile, zihinsel özürlü çocuğun zihinsel özürlülüğünün devam ettiğini kanıtlamak ve bunun için de tam teşekküllü devlet hastanesinden rapor almak zorundadır. O hekim raporu da çoğu kez, debil ya da embesil tanımını kullanmakta.

Özürlülük alanında hizmet veren ve çoğu kez devletin yapamadığını yapabilen gönüllü kuruluşlar, kamuya yararlı olduklarına ilişkin bakanlar kurulu kararına sahip olsalar bile, Maliye Bakanlığının yayımladığı bir tebliğ ile KDV ödemek ve bilançolarını büyük bedel karşılığında, yeminli bir muhasebe bürosuna onaylatmak zorunda bırakılabilmektedir. O bilanço, aynı zamanda bakanlığının denetiminden geçmesine rağmen. Vergi iadesi alamadığı halde, KDV ödemek zorundadır gönüllü kuruluşlar, vergiden bağışıklı olduğu Bakanlar Kurulu kararıyla tescil edilmiş bile olsa.

Milli Eğitim Bakanlığı, özürlüler için gönüllü kuruluşların tesis ettiği eğitim ya da rehabilitasyon hizmetlerini, para kazanma amaçlı üniversiteye hazırlık kursları  ya da özel okullar kategorisine dahil ederek, ödenmesi olanak dışı düzeyde “güvence parası” talep etmeyi sürdürmektedir. O yüzden Sağlık Bakanlığından izin alma belgesini tercih eden dernek ya da vakıflar bu kez, devletin aile için ödediği bedeli tahsil edemezler. Tesisin açılışına ilişkin izin, Milli Eğitim ya da Sosyal Güvenlik Bakanlığından alınmamış olduğu için.

30 Mayıs 1997 günlü Resmi Gazete’de yayımlanan “Özürlüler İdaresi Başkanlığı Teşkilat Kanunu”nun 25.maddesi, başkanlığa tebliğ yayımlama yetkisi vermiş olduğu halde, sanılmamalı ki, bu tür mantık dışı sorunlar yayımlanacak bir tebliğ ile çözülebilir. Çözülemez, çünkü bakanlıklar arası eşgüdüm geleneği henüz yerleşmemiştir ve ikincisi de her bakanlık kendi içinde bürokrasi hegemonyasına dönüşmüş gibidir. Yine aynı yasanın 3.maddesinin (b) bendinde “sorunların çözüm yollarını araştırmak ve bu konuda teklifler hazırlamak ve hazırlatmak” yetkisini tanımıştır ama Türkiye’de herkes bilir ki, araştırma yapmak ve yaptırmak, sorunun çözümü için yeterli değildir. Zaten sorunların tümü, araştırma yapmaya gerek olmayacak kadar ortada ve gözler önündedir ama çözümün hangi makam tarafından uygulanıp gerekli talimat getirebileceği hususu belirginleşmiş değildir.

Bir başka önemli sakınca, sorunu çözmek amacıyla devletin oluşturduğu her yeni kuruluş, sorunu çözmek yerine kendisi sorun olmaktadır. Kabarık kadrosu, savurganlığı, hiyerarşik otorite düşkünlüğü, benzeri kurum ve kuruluşlarla yetki rekabeti ve yarışması, iç huzursuzların doğuşu türündeki nedenler yüzünden. Ve kısa zamanda verimsizleşmekte, hantallaşmakta ve kuruluş amacını bile unutur hale gelmektedir. Bütün umudumuz, henüz 1 yaşına basmamış olan “Özürlüler İdaresi Başkanlığı”nın ne amaçla kurulduğunu unutmaması, özürlülerin sorunlarından uzaklaşıp kendi iç sorunlarına kendisini kaptırmaması ve hantallaşmamasıdır.

Ülkemizde özürlülük alanında uğraş veren gönüllü kuruluşlar bir başıboşluk içindedir. Bunlar arasında ciddi çalışan, özürlülük alanında saygın hizmetler verenleri olduğu gibi, kişiye ün sağlamayı amaçlayan ve işlevinin ne olduğu belirsizleri de vardır. Devletin hangi kuruluşu, gönüllü kuruluşların işlevini içtenlikle, doğrulukla ve özveriyle yapıp yapmadığını denetliyor? Bu tür denetleme, İçişleri Bakanlığı tarafından daha çok Emniyet örgütünce yerine getiriliyor. Ama bu örgüt, siyasal faaliyet yönünden dernekleri denetlemeyi ön plana aldığı ve kadrosu bu alanda uzmanlaştığı için özürlülük alanında hizmet görmek iddiasında olan dernekler denetim dışıdır. Siyasal amaçla hareket etmiyorsa, işlevini hakkıyla yerine getirip getirmediği kimseyi ilgilendirmemekte.

Vakıflar ise, daha çok Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından denetlenmekte. Ama bu denetim de türü ve özelliği nedeniyle, özürlülük alanı için etkin tavır alamamaktadır. Oysa bir gerçek apaçık ortada: Özürlülük alanı kâr amaçlı sömürü konusu haline dönüştürmek üzeredir.

Bir başka sorun, bu alanda özürlülük konusunun ticari amaçlı girişimlere kayması ve insan sağlığı gibi özürlülüğün de ülkemizde, kazanç kaynağı haline dönüşmesi olasılığıdır. Oysa ne sağlık ve ne de sağlıksızlık, kazanç olarak işlem görmemelidir ve bunu önleyecek güç ise “sosyal devlet” tanımının içinde mevcuttur. O halde 21.yüzyıla girerken, tüm devletlerin sosyal devlet olacağı bir dönem yaşanacaktır. Türkiyemizin o koşullara şimdiden kendisini hazırlaması gerekir.

Burada sosyal devlet tanımını, her halde devletin kendisinin memurlarına “Vakıf”lar kurdurması biçiminde algılamamak gerekir. Oysa devletin içinde kurulan “Vakfı” adlı oluşumlar, konuyu yozlaştırmakta halkın girişimlerini ikinci plana itmekte ve kaynak kullanımı bakımından da, devlet içinde yuvalanan vakıflar, ölçüsüz ayrıcalıklara kavuşabilmektedirler. Devletin görmesi gereken rutin hizmetlerden bile bu tür vakıflara kaynak aktarmak için ücret alındığı bir dönemi yaşamaktayız.

 

Vakıflar alanında böylece bir ikilem devlet eliyle yaratılmaktadır. Devletin bürokrasinin kurduğu Vakıflar öz evlat muamelesi görmekte, bunun dışındakilerin bir bölümü ve gerçek hizmet görenler de üvey evlat. Bu ikilemi ortadan kaldırması gereken otorite devletin kendisidir.

Özürlülük alanında hizmet gören gönüllü kuruluşlar, ciddi bir denetim mekanizmasına bağlanmalıdır.

Bu yazdıklarımızdan bir sonuca hemen ulaşabiliriz. Bu sonuç da özürlülük alanında işin henüz alfabesinde olduğumuzdur. Olay kurumsal yönden bütünsellik içinde ele alınmış değil. Kurumlar ve kuruluşlar arasındaki farklı davranış ve farklı karar birimlerinin çelişkileri giderilememiştir. Kavram, tanım, niteleme, ölçüm türündeki belirlemeler arasında bile düşün birliği oluşmamıştır. Üniversitelerimiz özürlülük yerine “engellilik” deyimini kullanırken, yasalarımızda “sakatlık” “özürlülük” ve “yetersizlik” gibi deyimlerin yer aldığı görülmektedir. Henüz olay kavram açısından da çözüme kavuşmamış görünüyor. Özürlülüğün türü ve derecesi için bile durum farklı değil. Çalışma gücünün belli oranda kullanılıp kullanılmaması hâlâ ölçüt olarak kabil edilmekte. Oysa çalışma gücünün yüzde 80’nini yitirmiş bir birey, tek bir parmağını kımıldatarak, bilgisayarın klavyesindeki bir tuşa dokunarak 500 ton ağırlığındaki bir potayı, demir-çelik fabrikasında hareket ettirebilmektedir. Bilgisayar tekniğinin bu gelişmişlik derecesi karşısında, çalışma gücünün %80’nini yitirmiş kişi hiç bir işe yaramaz ölçüde “sakat” kabul edilmektedir ülkemizde hâlâ.

Kavramlar, ölçütler üzerindeki karmaşa ortadan kaldırıldıktan sonra, ikinci aşamada özürlülüğün türü, derecesi, niteliği açısından Türkiye’nin topoğrafyasının çıkarılması gerekecektir. Ülkemizde ne miktarda özürlü bireylerimiz olduğunun bilinmediği bir dönemde yaşıyoruz. Devlet bu özrünü düzeltmek zorundadır. Özürlülere verileceği vaad edilen kimlik kartı bu konuda belki önemli ip uçlarını ortaya çıkarabilir. Ama bu bile sorunun önemli boyutunu çözmeye yetmeyecektir. O da özürlülüğün türü ve derecesine göre bölgesel dağılımının nasıl değişim gösterdiği gerçeğinin ortaya çıkması. Bu dağılım pek çok sorunun çözümüne yaklaşımı kolaylaştıracak ve önlemlerin öncelik sırası belirginleşecek ve uzun erimli planlama yapmanın önü açılacaktır.