turgaytufan@turgaytufan.com

Sakatlara Karşı Uygulanan Ayrımcılık ve Toplumun Suçluluk Kompleksi - Av. Turhan İÇLİ

SAKATLARA KARŞI UYGULANAN AYRIMCILIK VE TOPLUMUN SUÇLULUK KOMPLEKSİ

Körler Federasyonu 19 ve 20 Aralık 1998 günlerinde yapmış olduğu toplantıda sakatlara karşı yaşamın her alanında uygulanan olumsuz ayrımcılığın tüm görüntülerine ve kaynaklarına karşı mücadele kararı aldı. Kuşkusuz bu, özürlülerle ilgili bir örgütün her zaman yürütmesi gereken bir görevdir. Ama bunu, özel bir kampanya haline getirip toplumun gündemine sunduğunuzda, belki toplumun kendi kendini sorgulaması için bir çığır açmış olursunuz.

Böyle bir kampanyayı başlatabilmek, onun teorik alt yapısını oluşturmakla olanaklıdır. Ayrımcılık nedir, nereden kaynaklanmaktadır, ne gibi tezahürleri vardır?… Bütün bunları tartışmalı, herkesin kolayca kavrayabileceği argümanlar haline getirmeli ve öncelikle kendi kitlenizi, bilgi bakımından silahlandırmalısınız. Bu çeşit tartışmalara bir giriş olmak üzere bu yazımda, sakatlara karşı uygulanan ayrımcılığın ve çifte standartlı yaklaşımların bazı tezahürlerini ve sosyal-psikolojik mekanizmalarını ele almayı deneyeceğim.

Bilindiği gibi bugün sakatlar yaşamın her alanında akıl almaz olumsuz bir ayrımcılığa tabi tutulmaktadırlar. Onlar hakkında son derece yanlış değer yargıları oluşmuştur. Ya ellerinden hiç bir şey gelmeyen korunmaya muhtaç, zavallı yaratıklardır ya da olağanüstü yetenekleri olan tanrısal varlıklar. Toplum genellikle sakat birey karşısında ikiyüzlü ve çifte standartlı bir tutumu benimsemektedir. Bir içki sofrasında lisede birlikte okuduğu görme özürlü arkadaşının yeteneklerini ve zekâsını ballandıra ballandıra anlatıp meze yerine tüketen patronun, iş yerinde asla özürlü çalıştırmaması “para veriyorum kardeşim. Binlerce sağlam iş kuyruğunda sıra beklerken sakatla makatla uğraşamam!” yollu sözleri; doğuştan üstün zekâlı görme özürlü kardeşini yere göğe sığdıramayan, onunla evlenmek istemeyen kızın aklına şaşan ablanın, bir körle evlenmeyi “Allah korusun!” aklının ucundan geçirmemesi bunun çarpıcı örnekleridir. Yine olanak tanındığında özürlülerin her şeyi başarabileceğini yetkililere ve kamuoyuna anlatmakla yükümlü olan Başbakanlığa bağlı Özürlüler İdaresi Başkanlığı’nda yönetici düzeyde tek bir özürlünün bulunmaması bu bakımdan ilginçtir.

Ayrımcılık, en başta maddi kaynak alanında baş göstermektedir. Nüfusun %10’nunu oluşturduğu iddia edilen sakatlara, ulusal gelirin sadece on binde dördü ayrılmaktadır. Sadece %2,5’u eğitilebilmekte, %1 istihdam edilebilmektedir ve bu kalabalık kitlenin parlamentoda sorunlarını dile getirip çözüm yolları geliştirebilecek tek bir temsilcisi bile bulunmamaktadır. Bütün bu koşullar altında eşitlik isteminin sakatlar için ifade ettiği derin ve can yakıcı anlamı tasavvur etmek zor değildir.

Sayılarının çoğalmasını değil, azalmasını isteyen nadir toplum kesimlerinden biri, belki de başlıcasıdır sakatlar. Zira sayılarının çoğalması, hem kendilerine hem de topluma acı ve sıkıntı vermektedir. Bu yüzden sakatların en önemli istemlerinden biri de sakatlık kaynaklarının kurutulması; bunların en başında gelen savaşların yeryüzünden silinmesi, gezegenimizin bütünüyle barış ve huzur içerisinde bulunan bir yaşam alanı olmasıdır. Savaşların en samimi karşıtları gerçekten sakatlardır. Zira savaşların dibe vuran tortularıdır onlar.

Bir sakat için bağımsızlık, eşitlik, özgürlük ve barış sözcükleri, herkese göre daha derin ve daha kapsamlı anlamlar taşımaktadır. Zira o, herkesten daha yoğun bir negatif ayrımcılığın öznesidir. Bugünkü düzende yoksul bir erkek sömürülür, ezilir ve horlanır. Yoksul bir kadın, bu davranışlara iki misliyle muhatap olur. Hem yoksul hem de sakat olan erkek ya da kadının uğradığı negatif ayrımcılığın ölçüsü yoktur. Çoğu zaman o bir hiçtir ve acınacak bir yaratıktır. Eğitimli, üretken ve onurlu yaşaması değil, ya görmezden gelinmesi ya da himaye altında bulundurulması gereken bir kişidir. Bu, geri toplum insanının çok genel bir davranış kalıbıdır. Bugün hala sıklıkla yinelenen bütün çağdaşlık iddialarımıza karşın yerleşik hale gelmiş olan bir demir kalıp. Bu bir zırhtır aslında; çelikten bir savunma mekanizması. Geri toplum insanının acıdığı yaratık kendisidir gerçekte; o kendisini zavallı görmektedir. Kendi akibetinden korkmakta ve ondan kaçmak istemektedir. Kaçışın birinci yolu görmezden gelme, yani vurdumduymazlık tutumudur. Yok saymaya ve unutmaya çalışmaktadır gerçekleri. Fakat gerçekler inatçı şeylerdir. Eninde sonunda kendilerini kabul ettirirler. Bu durumda ikinci kaçış mekanizması devreye girer. Vicdan susturma! Vicdan susturmanın pek çok biçimi bulunabilir. Fakat en çok rastlanan biçimi korumacılık ya da maddi veya manevi sadakadır. Burada iki duygu birbiriyle çatışmaktadır. Suçluluk ve korku. Toplum sakatlık olgusundan dolayı içten içe bir suçluluk duymaktadır. Onda belli belirsiz kendi hatalarını, ihmallerini görmektedir. Aynı zamanda o sonuçtan korkmakta ve ürkmektedir. Böylece kefaret ödeyerek kendisini teskin etmeye hazır hale gelmektedir. Evet, himaye de, sadaka da bir kefaret biçimidir. Himaye ve sadaka ile kişi aptalca bir huzura kavuşur. Taa ki yeni bir gerçekle karşılaşıncaya dek.

Muhatabı, himayeyi veya sadakayı kabul etmemişse çılgınca bir histeriye kapılır. Nankörlükle suçlayıp, öfkesini kusar karşısındakine. Bu, maskenin düştüğü, makyajın döküldüğü andır aslında. Gerçek çırılçıplak ortaya çıkıvermiştir: Egoizm. Her iki durumda da (himaye ya da sadaka) kişi egosunu, sakat insan üzerinden tatmin etmek istemiştir. Sakat buna izin vermeyince ego, kendi üzerine dönmüş, şişmiş ve patlamıştır. Pandoranın kutusundan pis kokular yayılmıştır ortalığa. Ortaçağ artığı geri toplumlarda egoların şişip patlamasından ortalığa yayılan pis kokulardan geçilmemektedir.

Konuyla ilgili bir anımı hiç unutmuyorum: Yıllar önce Seyranbağları’na gitmek üzere Ulus’tan bir dolmuşa binmiştim. Şoföre ücretimi ödemek istediğimde yanımdaki bir bey elimi tutup ücretimi kendisinin ödemek istediğini ifade etti. Garipsediysem de kabalık olmasın diye, kabul edip teşekkür ettim. Fakat bir süre sonra yanımdaki avucumun içerisine bir tomar kağıt para koyup, kuvvetli parmaklarıyla elimi yumruk yaptı. Şaşkınlığımı ve tepkimi açıkça belirterek, parayı reddettim. Çalışmakta olduğumu, böyle bir paraya ihtiyacımın bulunmadığını nazik bir dille söyledim. Adam ısrar etti. Besbelli kefaret ödemeyi kafaya koymuştu. Bu kez sert bir dille parayı cebine koymasını ve bir daha böyle bir kabalık yapmaması gerektiğini belirttim. Parayı almak ve sesini kesmek zorunda kaldı. Fakat iki dakika sonra dolmuş durup da adam aşağıya inince kapıyı örtmeden tükürür gibi yüzüme haykırdı: “Lanet kör!” Adamın, üzerimden günahlarını affettirmesine, bir çeşit aklanmasına izin vermemiştim. Bütün öfkesi bundandı ve bu bir istisna değildi toplumumuzda.

Son zamanlarda sağlamların sakatlara karşı duyarlı hale getirilmesinin yeni bir yolu keşfedildi: Onları; yarın sakat olmayacaklarının garanti edilemeyeceği hususunda ikna etmek ve korkutmak. “Yarın sen de sakat olabilirsin; ona göre sakatlara karşı duyarlı davran.” Bu bir bilinç değildir. İlkel bir korkutma yöntemidir. “Dikkat et sen de sakat kalabilirsin.” Ama asla gerçekçi ve ikna edici değildir. Zira sakat olmakla korkutularak motive edilmek istenen kişi, haydi haydi şöyle de düşünebilir: “Bugün sağlamım; yarın sakat olmayacağımın garantisi olmadığı gibi, olacağımın da garantisi yoktur. O halde neden her an sakat kalacağım korkusuyla hayatımı zindan edeyim. Sakatları görmezsem, sakat olacağım da aklıma gelmez. Hiç değilse böylece korkarak yaşamamış olurum.”

Elbette ki, sakat olma korkusu gibi bencilce bir dürtüyle sakatlara karşı duyarlı olması beklenen birinin, sakatları görmeyerek korkudan kurtulmak isteyebileceğini kabul etmek daha gerçekçidir. Duyarlılık ve duyarlılığın sürekliliği, korkudan değil, bilinçten gelmektedir. Bilinç, insanı insan yapan en belirleyici öğedir. Hayvana karşı yarın hayvan olunacağı için değil, sakata karşı yarın sakat olunacağı için değil; canlı oldukları, doğanın ve toplumun kopmaz parçaları oldukları ve bu yaşanası dünyayı paylaştığımız varlıklar oldukları için duyarlı olunmalıdır. İnsanlık bilinci bunu gerektirmektedir. İnsan, ondan bir menfaatimiz olduğu için değil, hemcinsimiz olduğu ve evreni güzelleştirdiği için sevilmelidir. İşte böyle bir bilincin yarattığı duyarlılık, kalıcıdır ve mutluluk kaynağıdır. İşte böyle bir bilinç insan olmanın, çağdaşlaşmanın ve her türlü ayrımcılığın kökünün kazınmasının biricik güvencesidir.